9 Kasım 2011 Çarşamba

5 Kasım 2011 Cumartesi

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...


Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...


Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.


Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.


* * *


Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.


Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...


Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.


"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...


* * *


Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.


Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.


Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...


* * *


Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.


Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun!


Can Dündar


28 Ekim 2011 Cuma

                                                        NE MUTLU  TÜRKÜM  DİYENE

27 Haziran 2011 Pazartesi

MİRAÇ KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN

20 Haziran 2011 Pazartesi

ESKİDEN Dİ O

Bu  gün  yazmak  istedi  canım  Zaman  zaman  eski  defterleri  karıştırırız  ya,  özlediğimizden  yada  garip  bir  haz  ile  geçmişle  acı  vermek  isteriz ya kendimize  işte  bu  duygular  ile  döktüm  sararmış  kağıt desteleri ni,  ortasında  kaldım  geçmişin  ama,  bir türlü  geçmeyen  birikimlerin  tam  ortasındayım,  neler  biriktirmişim  banka  dekontları  fatura  yığınları  bilmem  kaç  yılın dan  kalma ,  gazete  küpürlerinden  vaz geçilmezim  Atatürk  fotoğrafları  daha  bir  çok  şey...
bir  karton  kutu dolusu  mektup özenle  desteler  halinde  sevgileden  değil  sevdiğimden  gelen.
Onları  okudum  tek  tek  ne  çok  duyguyu  sığdırmışız  o  satırlara,  bazan  kırık  gülümseyişlerle  bazan  burnumun  direğini  sızlatan  gözlerimden  akan  yaşların  eşliğinde  saatler  aktı  gitti...
Kim  bilir kaç  yıl  oldu mektup  yazmayalı? Uzun  bir  zaman  olmuş  ki  kağıtların  rengi  sararmış,  geçmişin  tozlu  satırlarından  ışığa uçan  pervaneler  gibi  dolduruyorlar  odayı  neler  paylaşmışız  sayfalar  dolusu yazmışız  öyleki  zarfa  sığmamış  arkası bir  dahaki  mektup da  diye  biten  satırlardaki  vedalar,   her  bir  zarf   sevgi  dolu  özlemleri  taşımış  uzaklardan  sılaya ...
Bu günleri  düşünün ce  kaç  kişi  mektup  yazmayı  bilir?  diye  bir  soru  takılıyor  aklıma,  teknoloji  denen  canavar  bir  bir  yok  ediyor  güzellikleri  artık  her  şey  bir  tık  mesafesin de tıkla  konuş  tıkla  gör  ne  işin  olur  mektupla  zarfla? kim  uğraşıcak,  geçen  gün  bir  alman  dosta  yollamak  için  kartpostal  aradım  yaşadığım  şehirde  güldüler  çalışanlar  "ne  yapıcaksınız  kartı  zarfı,  yollayın  bir  e kart  olsun  bitsin"  diye ...Mesafeler  kısalsada teknik  olarak  ruhu  ölüyor  insanın  bu  mekanik  hayatın  içinde,  artık  postacıları  da  tarihe  gömeceğiz  bu  gelişimin  gereğince zira  sadece  fatura  taşıyorlar  ki;  onunda  kolayı  var  e posta,  oysa  nasıl  sayardık  günleri  "bu  gün  tam   dört  gün  oldu  üç  gün  sonra  gelir   ablamın  mektubu"  o  zamanlar  yurt  dışından  yedi  günde  gelirdi  postalar  ne  heyecanla  açılırdı  zarflar  bazan  özenle  yırtılır bazan  sabırsızlıkla,  içinden  çıkan  fotoğraflar  elden  ele , o  zarfların  içinde  küçücük  kendi  dünyamızı  nasıl  büyük  yaşardık  kalem  dans  ederken  kağıt  üzerinde bir  kalem  bir  kağıt  oluverdik, her şeyde  olduğu  gibi  bu  güzelliği de yok  ettik  erindik  yazmaya...
Şimdi  her  şey  çok  alabildiğince  çok  ama, içi  boş!!!  ve  bir  boş  vermişliktir  almış  yürümüş   her  yerde  ve  ben:usulca  sıyrılıyorum  anıların  içinden  nasılda  talan  ettim  odayı  bir  yığın  iş  çıkarttım  kendime  üstelik,, çok  acıktım:))
sevgi ve  selam  ile 
*GÜL*

18 Mayıs 2011 Çarşamba

19 MAYIS KUTLU OLSUN.

19 mayıs atatürkü anma ve spor bayramı
MUSTAFA KEMAL PAŞA SAMSUN’DA


Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919′da



Samsun’a geldi. Bir süre çalıştıktan sonra



kentin postanesine gitti. Görevli bulunan PTT memuru o günü söyle anlatıyor :



Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadı­ğı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.



— Buyurun Paşam.



— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.



— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!



— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.



Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.



— «Sen ölürsen ben de ölürüm» dedi.



Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabu­cak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istedi­ği konuşmayı yaptı, sonra;



«Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.» Dedi ve maiyetiyle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…



Ahmet Remzi COŞKUNER

7 Mayıs 2011 Cumartesi

ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN

BİR GÜN  YETMEZ ANNEM
HER  GÜNÜM  FEDA  SANA
SIRTIMDA  TAŞISAM  DA
HAKKINI  ÖDEYEMEM 
BİR  TEK  ŞEYE  SÖZ  VERİYORUM
SANA ÖF  DEMEYECEĞİM  ASLA ... 

25 Nisan 2011 Pazartesi

Bir gazeteci heyeti geçen hafta sonunda Suriye'den gelen bir davet

üzerine Şam'a gitti. İkinci gün Şam'daki Türkiye büyükelçiliği ziyaret

edildi... Güneş gazetesinden Rıza Zelyut anlatıyor:



"Salona girişte sağdaki duvar dibinde bulunan masanın üstünde

Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan'ın baş fotoğrafları konulmuştu.

Bunları da; bizim ülkizin yöneticileri olarak orada görmekten mutlu

olduk.



Bu arada Büyükelçimiz Sayın Yaşar Halit Çelik ile tanıştık, sohbet

ettik ve fotoğraf çektirdik. Büyük kabul salonunda duvarlar değişik

resimlerle süslenmişti. Bir yerlerde devletimizin kurucusu Mustafa

Kemal Atatürk'ün bir fotoğrafını aradı gözlerim. Yoktu..."



Rıza Zelyut bunun üzerine lisanı münasiple Büyükelçiye soruyor:

- Sayın Büyükelçim, kabul salonunda pekçok resim var ama hiç Atatürk

resmi yok. Acaba ben mi göremedim?'

- Efendim, bu salona Atatürk resmi koymadık. Çünkü gerek görmedik...

- Niçin?'

- Artık bu işleri aşmalıyız. Avrupa'da devlet adamlarının resmi olmaz

kabul salonlarında. Sadece kralların, kraliçelerinki bulunur. Bizim de

artık bu resim işini aşmamız gerek. Bu çağda Atatürk resmiyle uğraşmak

doğru değil; başka şeylere bakalım.'

- İyi ama Atatürk bir devlet adamından daha öte. Kurucu lider...

- Kurucu lider olabilir ama kabul salonunda resmi şart değil..."

Evet... Salonda Erdoğan ve Gül'ün resimleri bulunuyor.. Ama Atatürk'ün

resmi gereksiz görülüyor... Türkiye'nin geldiği hayret verici noktanın

bir başka göstergesidir bu...



Monşer, iktidarın değişmeyeceğini zannediyor!

Zamanı geldi anlaşılan...





BENİ İNKÂR EDECEKSİNİZ. HATTA BÜHTANLA YADEDECEKSİNİZ. HİNT'E, YEMEN'E VE MISIR'A GİDEN FİKİRLERİM, ORADA FİLİZLENEREK GELİP SİZİ BOĞACAKTIR."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK.

31 Ağustos 2010 Salı

HAYIR DA HAYIR VARDIR


Gercek EVETciler ve gercek HAYIRcilar!!!






- Turkiyeliyim diyenler: Evet.

- Turkum diyenler: Hayir.



- Federasyoncular: Evet.

- Tek Turkiyeciler: Hayir.



- Gayri milliciler: Evet.

- Milliciler: Hayir.



- Rantiye alayi: Evet.

- Issizler ordusu: Hayir.



- Buyuk Market sahipleri: Evet.

- Mahalle Bakkallari: Hayir.



- Sinsi dinciler: Evet

- Gercek dindarlar: Hayir.



- Magrurlar: Evet.

- Magdurlar: Hayir.



Yukaridakiler: Evet.

- Asagidakiler: Hayir



- Mesut Barzani: Evet.

- Sehit Aileleri: Hayir.



- PKK: Evet.

- Mehmetcik: Hayir.



- Rahip Bartholomeos: Evet.

- Anti-Pontuscular: Hayir.



- Dönme "liberaller": Evet.

- Milliyetciler/Ulusalcilar: Hayir.



- MUSIAD: Evet.

- Bakkallar Federasyonu: Hayir.



- Sezen Aksu: Evet.

- Kadir Inanir: Hayir.



- Nihat Dogan: Evet.

- Tarik Akan: Hayir.



- Ahu Tugba: Evet.

- Nasuh Mahruki: Hayir.



- Ferit Sahenk: Evet.

- Carsi esnafi: Hayir.



- Abdullah Gul: Evet.

- Suleyman Demirel: Hayir.



- Hilmi Ozkok: Evet.

- Kemal Kilicdaroglu: Hayir.



- Yasar Buyukanit: Evet.

- Devlet Bahceli: Hayir.



- Cokuluslu sirketler: Evet.

- Iflas eden esnaf: Hayir.



- Gemi sahipleri: Evet.

- Kayikci ve kurekciler: Hayir.



- Pirlanta magazasi sahipleri: Evet.

- Issiz universite mezunlari: Hayir.



- Kuresel oyunlari bilmeyenler: Evet.

- AB ve ABD'nin planlarini bilenler: Hayir









- Bu yaziyi hemen silecekler: Evetciler.

- Bu yaziyi ese-dosta yollayanlar: Hayircilar!!!

29 Ağustos 2010 Pazar

O BİR SOKAK KEDİSİYDİ

Yaklaşık  bir  yıl  önce  mevsim  kışa  dönerken tanıştık  onunla,küçük  sevimli  ürkek siyah  beyaz dalgalı  çizgileri  ile  güzel  bir  kızdı  Mitsi .Önceleri  korksada  zamanla  alıştı  artık  beni  gördüğünde  kaçmıyor  ona  verdiğim  sütü  içerken onunla  sohbetime  karşılık  vermesede  beni  dinliyor  iki   arkadaşı  ile   balkonumu  mesken  edindi  kendine, ve  bana da  can yoldaşı  oldu  o  gün  bu  gün  birlikteyiz  küçük  kedimle.  Ona  Mitsi  diye  sesleniyorum o da  benimsedi  Mitsi  ismini  sesimi  duyar  duymaz  gelişinden  belli... Bir kaç  gün  görünmedi  diğer  iki  kediden de  ses  yok ,bir  gün  sabah  kapıyı  açtığımda  balkondaki  köşküne  yerleşmiş  ama,  çok  bitkin  görünüyor  yüzü  küçülmüş  göğsü  şişmiş  anladım ki  yavrulamış  bir yerlerde,  yiyecek  taşıdı  bir  kaç  gün,  nerede  olduğunu  bilmediğim  yavrularına. Bu  arada  arkadaşlarına  acaip  tepkili  oluşu  dikkatimi  çekti  onları  balkondan uzaklaştırdı  o  ufacık  bedeni  ile  ve  artık  yanımdan  hiç  ayrılmıyor  yavrularını  kaybettiği  belli  göğsünün  şişini  kendi  tedavi  etti  ve  artık  çok  iyi  anlaşan  iki  arkadaşız  sürekli  ayaklarıma  dolaşır  vaziyette  oyunlar  oynuyoruz  onu  çok  seviyorum  gerçekten  çok  güzel  bir  kedi  Mitsi  bir  o  kadar  da  akıllı...Akıllı  kedim  25 Ağustos ta   çok  büyük  sancılar  çekerek  ve  olağanüstü  bir  çaba  ile  doğurdu,  küçük  yiğenim dayanamadı  bu  haline  ağlayarak  dua  etti  çabuk  doğursun  diye ,,,üç  tane  bebek   doğurdu  üçü de  birbirinden  güzel  iki  kız  bir  erkek  kedi  yavrularım  var  şimdi, onlarla  yazın  sıcak  ve  cafcaflı  günlerini  uğurlamaya  çalışıyoruz   minikler  sıcaktan  perişan  fayansın  serinliğinde  uyuyorlar...Merhamet  her  insanda  olmalı o bir  sokak  kedisiydi  artık  benim  kedim  ama  özgür  bir  kedi  o  asla  hapsetmedim  bana  sığındı  bende  sevgi  ile  bakıyorum ...Paylaşmak  istedim  sizlerle o  ağzı  olupda  konuşamayan  hayvanların   sevgiye  ne  kadar  ihtiyacı  olduğunu.  Hayvan  deyip  geçmemek  lazım... sevgi ile
*Gül*

22 Haziran 2010 Salı

ARTIK YETER!


AÇILIM AÇILIM DEDİĞİNİZ BUMUYDU???AYAKLARINA  KIRMIZI  HALILAR  SERDİĞİNİZ ,DAVUL  ZURNA ÇALARAK  ZILGITLARLA  KARŞILADIĞINIZ ,AYAKÜSTÜ  KURULAN  MAHKEMELERDE  SUÇSUZDUR DEDİĞİNİZ TIRNAKLARI  KANLI  AĞZI  SALYALI KATİLLERİ  SALDINIZ  YA  ŞEHİRLERİN  GÖBEĞİNE  ONLARDA  BÖYLE  AÇILIYORLAR  İŞTE ...
ŞİMDİ !!!
KİM  VERECEK  BU  ÇOCUKLARIMIZIN  HESABINI ONLAR  BİZLERE  HAKLARINI  HELAL  EDECEKMİ???
 YA  BİZLER  NASIL  YÜZLERİNE  BAKACAĞIZ O  NUR  OLAN  ŞEHİTLERİMİZİN  YAKINLARINA  BAŞINIZ  SAĞ OLSUN  DERKEN ...
BEN  VATANDAŞIM  KINIYORUM  LANETLİYORUM
SİYASETİN  LANETLİYORUM  DEMEK  GİBİ  BİR LÜKSÜ  OLAMAZ !!!
YAPTIRIM  OLMALI  İCRAAT  GÖRMELİYİM  TERÖR  ÖRGÜTÜNÜN  AMACI  BU  ZATEN  VATANDAŞI  YIKMAK  YÜREĞİ  YANARKEN  DALI  KIRILMIŞKEN   İÇTEN YIKMA  ÇABASI  ,BÜYÜK  BİR  OYUN  OYNANIYOR... DEVLET   SABIR  DİYOR  NEYİN  SABRI BU  BU  NASIL  BİR  SAVAŞ Kİ  KAZANANI YOK  FİDANLARIMIZ  BİR  BİR  TOPRAĞIN  BAĞRINA  DÜŞÜYOR  ...DUR  DE  ARTIK  DUR!!!!!!
*GÜL*

20 Haziran 2010 Pazar

GÖKLER AĞLADI.

Hakkari'nin Şemdinli İlçesi'nde pkklıların saldırısında şehit olan askerlerden Aydınlı er 21 yaşında...ki Mehmet Ali Tosun ailesine gönderdiği komando kıyafetli fotoğrafta şu şiir yer aldı:

Olur ya bir çatışmada ölürsem
Arkamdan yas tutmayın  
Bırakın toprağımda rahat uyuyayım
Bedenimden elbisemi çıkartmayın
 Onlar benim gururumdur 
 Ölünce kefenim olacak
Başımdan beremi çıkartmayın
O benim şanım serefim olacak
Ayağımdan botlarımı çıkartmayın
 Onlar nice yollar aşacak 
 Şehit olursam
Sırat köprüsünden geçecek
Elimden tüfeğimi almayın
O benim namusundur
Ölünce mezarıma sembol olacak
Yaramın kanını silmeyin
Ahrette hesabı sorulacak.

14 Haziran 2010 Pazartesi

NEREDE KALMAK İSTERSİNİZ?

Herkesin bir Feride’si vardır ben bilmez miyim / Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı / Herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim / Bir de kimsesizliği…” diye yazmıştım Feride adlı şiir kitabımda. “Sahi, herkesin bir kimsesi var mıdır? Benim yok” diye sormuştu bir okur da yanıtlayamadığım mektubunda.



Bütün gelenlere, gidenle...re, insandan yana pişmanlıklara, yalnızlıklara rağmen, herkesin “biri” ya da “birileri” kalır… Herkesin “birileri”, “kimseleri” olmalı ve kalmalıdır ki, herkes kendi ıssızlığında avunsun; insan kendini avutan bir şeydir…


Bir zamanlar kendime: “Hayatı anlamak mı, hayatı yaşamak mı?” diye sormuş ve anlamayı, dahası anlamaya çalışmayı ve anladıklarımı da yazmayı seçtiğimde, orada kimsesizliğimin, kimselerimden hakiki olduğunu bütün çıplaklığıyla görmüştüm; ben aslında o gün bugündür kimsesizim… Bu yüzden birileri, olsa olsa kimsem değil, kimsesizliğim oluyor benim…


Hayat ve ilişkiler, kimsesizliğinizi kavramanız için çok fırsat sunar size; gerisi size kalmıştır…Ya inanır ya da avunmayı sürdürürsünüz.Bu konuda gerçekten özgürsünüzdür.


Hayatı yaşamayı -veya hem anlamayı hem de yaşamayı- birlikte yeğleyen biri için, kimsesizliğin ıssızlığına yer açabilmek, buna inanmak, bunu kabullenmek doğrusu katlanılır gibi değildir. Bu yüzdendir ki, bütün gelenlere, gidenlere rağmen “herkesin bir kimsesi” kalır; kalmalıdır ki herkesin yaşamı hem yaşanabilir, hem anlaşılabilir, hem de katlanılabilir bir şey olsun…


Belki bu yüzden Dünya’nın yarısı, öbür yarısının kimsesidir…


Dünyanın yarısı, öbür yarısını öper.


Dünyanın yarısı öbür yarısını dolandırarak yaşar.


Dünyanın yarısı mazlumdur, yarısı zalim.


Bunlar, çatışmak zorundadırlar; çatışma hep sürer…


Deliler, şizofrenler, filozoflar ve şairler dışında herkesin bir “kimsesi” vardır; tabii bir de genellikle yok sayılan kimsesizliği… Çünkü insan, hep kimsesine bakan, kimsesizliğini ise inadına yadsıyandır… Bu yüzden “derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını” anlayıncaya dek, hep ağlaya sızlaya koşar dururlar kimselerine; çünkü insan, sürekli avunması ve avutulması gereken bir varlıktır.


Evet, herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği vardır; hangisini seçmek, hangisini görmek ve hangisine inanmak isterseniz orada kalırsınız…






… Orada!


YILMAZ ODABAŞI

18 Mayıs 2010 Salı

KURUDUK!!!


Hani Recep Bey sitem ediyor ya;




Hani Recep Bey;

'Onların gözleri var ama görmezler, dilleri var söylemezler' diyor ya,

Hani 'Okullara ücretsiz kitap dağıttık, bunları neden söylemiyorsunuz?' diyor ya,

Hani ekonomide dağları devirdik,

Enflasyonu yedik yuttuk,

İhracaatta çığır açtık,

Milli geliri hoplattık zıplattık.. ya!



Kendimle baş başa kaldığımda utandım.

'Ah Recebim' dedim,

Bizler ne kadar 'Hayvanız' dedim.

Gözümüz var görmüyoruz,

Dilimiz var söylemiyoruz dedim.



Daldım internete o utançla..

Öyle ya, yaptıklarını söylemek lazımdı.



Nereden bulacaksın doğruları?



OECD olur mu?

Olur!



Ne de olsa kendisi veriyor oraya bilgileri, doğrudur elbet.



Görelim bakalım bizim de üyesi olduğumuz,

30 üyeli OECD (Ekonomik işbirliği ve kalkınma örgütü) ne söylemiş:



Bizim okullarımız neyle ısınıyor?

Fuel-Oil ve kömür.



Fiyatı ne bunların?

Rekor bizde!



En pahalı yakıt Türkiye'de 30 ülke arasında!

1000 litresi 1.488,40 $

Daha yükseği yok!



ABD 644,76

Hindistan 210,23

Polonya 791,72

İspanya 725,63

Belçika 664,63

Türkiye 1.488,40



*





Bu okullar nasıl aydınlatılıyor?

Elektrik mi?

Evet!



Nedir elektriğin birim fiyatı OECD ülkelerinde?



Güney Afrika 5,9 sent

Avustralya 9,8 sent

Kanada 6,7 sent

Taiwan 7,8 sent

Hindistan 4,2 sent

ABD 10 sent

Türkiye 13,9 sent



*





Kitap dağıtmış 'bedava', sayın başbakan..



Ne para verdin onu söyle, dolandırma lafı..

Sen söylemezsen, OECD söylüyor:



OECD ülkeleri arasında GSYİH (Gayrı safi yurtiçi hasıla)'dan eğitime harcanan para

(30 ülke arasında) ortalama % 6,2.



İsrail % 8,4

İzlanda % 8

Kore % 7,3

Şili % 6,4

Meksika % 6,4

Türkiye % 4,1



Hani para harcıyordun Recebim?



*



Ha bu arada meraklısına;

OECD ülkeleri arasında cahillik rekoru da bizde.

25-64 yaş arası her 100 kişiden 63'ü, ilkokul ve daha düşük eğitime sahip.



Meksika da bile 50 bu oran.

Tahmin edilebileceği gibi bir çok ülkede %1 ile % 10 arasında.



*





En merak ettiğim konuyu da en sona bıraktım.



Acaba öğretmen maaşları ne alemdeydi?

15 yıl deneyimli bir öğretmen yıllık ne kazanıyordu?

Lüksemburg 85.000 $

Kore 46.000 $

İspanya 41.000 $

Portekiz 35.000 $

Yunanistan 35.000 $

Meksika 21.000 $



Türkiye'yi merak ediyorsunuz değil mi?



OECD'nin her tablosunda yer alan Türkiye bu tabloda yok!

Utandıklarından vermediler herhalde bu değerleri.



Ama ben söyleyeyim:

10.000 $'ın altında!



Eğer hak aramak için meydanlara dökülen eğitim emekçilerine atılan her tekme 5 $,

vurulan her cop 10 $ ise, durum değişir tabii.

Bu durumda bu rakam yüz bin doların üzerine çıkar.



*





Konya'da belediye, okullara 'kontörlü su' veriyormuş Recebim,

Haberin var mı?



Kontör bitti mi su da yok!

A'raf suresinde bu da yazıyor mu?



Su cenneti bu memlekette, camilere bedava verdiğin suyu,

okullara kontörle veren ülkenin başbakanısın sen.



Bırak Konya'yı,

İstanbul'un göbeğinde, en mutena semtlerden birinde çocuğumu okula kayıt ettirmek için gittiğimde okulun suları kesikti.

Kayıt yapmak için benden o su faturasını ödememi istediler 5 ay önce.



Vatandaş para isteyecekler yine diye, veli toplantılarına gidemez oldu Recebim,

Sen neden bahsediyorsun?

Hangi kitap?



Bunları da söyleyebiliyor musun?

Gözün var görebiliyor musun?

Kulağın var duyabiliyor musun vatandaşın sesini?

Ve dilin var, söyleyebiliyor musun bunları da?

Söyleyemiyorsan, A'raf suresini oku!











Şevket ÇORBACIOĞLU

Teknopolitika

22 Nisan 2010 Perşembe

23 NİSAN KUTLU OLSUN

17 Nisan 2010 Cumartesi

BİR HAYAT HİKAYESİ

Kahramanlarımı zın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı.


Macaristan'da genç bir bayanla tanışır.

Evlenme teklif eder ve evlenirler.

İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz.

Macaristan'da bir kızı olur.

Kızına Nermin adini verir.

Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla izlemektedir.

Baba İzmirde ölür.

Aile, geçim sıkıntısına düşer.

14 yasındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur.

Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.

Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.

Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliğine başvurur. Ona bir pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler. Bası sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir.

Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk baslar.

Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de hemen verilir.

Öykü uzun...

Küçük Nermin, İstanbulda bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır.

İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır.

Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.

Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur...

Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...



Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı. Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.

Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yasam öyküsünü anlattı bize...



Ve sözlerini söyle noktaladı:

- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım. Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artik anlamışsınızdır...



Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu söyle bağlamıştım: 'Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz...'



Bakıyorum da aradan gecen zamanda, ne Nermin Hocanın öyküsü güncelliğini yitirmiş, ne de benim altına düştüğüm not...

Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi! ..



Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır.



Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

11 Nisan 2010 Pazar

NELERE KIYMET VERİYORUZ?


Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.


Gruptan biri, Kızılderili'dir. Yolda yürürken Kızılderili, onca insan gürültüsü, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardiğı gürültü ve korna sesleri arasından, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek o böceği aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyulamayacağını, Kızılderiliye öyle geldiğini söyleyip yollarına devam ederler. Ama içlerinden bir tanesi inanmasa da, Kızılderili'yi yanlız bırakmamak için onun ile böceği aramaya devam eder..

Kızılderili, yolun karşı tarafina doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında bir cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderili'ye 'Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?' diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya lüzum olmadığını söyleyerek, arkadaşından kendisini takip etmesini ister.

Kaldırıma çıkarlar, Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, ceplerinden para düşürüp düşürmediklerini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: 'Mühim olan, nelere kıymet verdiğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.' der.

20 Mart 2010 Cumartesi

94 YILLIK HİKAYE!!!










Yıl, 1915.



Çanakkale'de kan gövdeyi götürüyor.

"Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 100 bini aşmış...

"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise, 150 binin üstünde....

Mermiler havada çarpışıyor.

Cesetler toplanamayacak kadar çok...

Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti durumdan memnun.

Çünkü gerçeği bilmiyor.

Çanakkale'deki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet gayet iyi... Bugün

yarın geçeriz" raporları gönderiyor devamlı...

O sırada genç bir gazeteci var orada. Avustralyalı.

Melbourne Age Gazetesi'nin muhabiri.

Görüyor ki, durum kel... Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil.











Türkler kafaya koymuş...

Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor, şakır şakır ölüyor....

Ama geçirmiyor.

Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.

İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken,



Anzaklar patır patır gidiyor.



En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye...



Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.



Üstelik, müthiş bir sansür var.

Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor.

Bakıyor ki, olacak gibi değil...

Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden

oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor.



Özeti şu:

"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."

Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanı'na "elden" ulaştırıyor.

Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen,

yine "elden", İngiltere Başbakanı'na ulaştırıyor..

İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesi'ni topluyor,

orada bir daha yüksek sesle okuyor...

Gizlice araştırılıyor. Mektup doğru. Hatta az bile yazılmış.

Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor.



Ve karar veriliyor. Komutan görevden alınıyor.

Emperyalistler, Çanakkale'den çekiliyor.



Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci,

Avustralya'da "kahraman" gibi karşılanıyor. "Sir" ünvanı veriliyor.

E tabii kapılar açılıyor... Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan sonra "gazete sahibi" oluyor.



Yıl, 1952.



Çanakkale'de savaşın kaderini değiştiren "sir gazeteci" vefat ediyor.

Bir tane oğlu var... O zamanlar, 21 yaşında.

Babasının gazetesinin başına geçiyor. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor.

Avustralya'ya sığmıyor... ABD'ye, Avrupa'ya el atıyor.

Bugün, 78 yaşında. Dünya medya imparatoru.

75 televizyon kanalı... 175 gazetesi var.

TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya hitap ediyor.



Yıl, 2009...

Çanakkale'nin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk anlayan "sir gazeteci" nin oğlu,



[Çanakkale'nin nasıl geçileceğini gösterdi... EFT'yle.]

Bastı parayı, TGRT'yi aldı.



Adı, Rupert Murdoch.

7 Mart 2010 Pazar


Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;




1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.

2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.

3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.

4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.




Türkiye den başlıklar...

1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.

2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.

3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

!!!!!!!!
Bütün bu verilerin ışığında  kadınlar günü ne kadar kutlanır ...
Nerede olursa olsun kadın aynı kaderi paylaşıyor,,,
vesselam kadın hakkı yoktur zira Hakkı erkek ismidir...

25 Şubat 2010 Perşembe

GÜL KOKSUN ELLERİNİZ

;;