SURİYE İLE SAVAŞA HAYIR-2
SURİYE SİYASETİ…
Devlet olabilmenin, bağımsız bir devlet olmanın ön koşulu; SINIRLARI BELLİ BİR ÜLKEYE SAHİP OLMAKTIR...
Ve elbette bu sınıra egemen olmaktır...
Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip DEVLETİMİZİN bu tavrını ve SURİYE siyasetini anlamak mümkün değildir...
Devletimizin kurucusu; MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN "YURTTA BARIŞ, DÜNYA DA BARIŞ" PRENSİBİNE DE; "SAVAŞ, HAYATİ ZARURİ OLMALIDIR, MİLLET YAŞAMI TEHLİKEYE GİRMEDİKÇE, SAVAŞ BİR CİNAYETTİR" TALİMATINA DA UYGUN BİR DIŞ SİYASET YÜRÜTÜLDÜĞÜNÜ KİMSE İDDİA EDEMEZ...
Suriye konusu; hem devletimizin ve milletimizin itibarını sarsmıştır hem de iki milleti düşman haline getirmiştir...
Suriye'den bize yönelik bir tehlike olmadığı gibi, bizim SURİYE'NİN İÇİŞLERİNE KARIŞACAK BİR GEREKÇEMİZ DE YOKTUR...
Suriye muhaliflerini desteklemek ve egemen bir devletin içişlerine karışmak, TÜRKİYE'YE YAKIŞMADIĞI GİBİ, TERÖRÜN ÜLKEMİZE TAŞINMASINA DA YOL AÇMIŞTIR...
SURİYE SORUNU ÇÖZÜLSE DE BU TERÖR TÜRKİYE'MİZİ SARACAKTIR...
İşin acı yanı; GÖRÜLEN BU YANLIŞA YETERLİ VE GEREKLİ KARŞI KOYMANIN OLMAMASIDIR...
Devlet SİYASETİ'Nİ iktidar belirler, ancak; devletin diğer organları da bu siyasetin oluşmasına katkıda bulunurlar ve yeri geldikçe de uyarı görevlerini yaparlar...
Tek tesellimiz; MİLLETİMİZİN, TEHLİKENİN FARKINA VARMAYA BAŞLAMIŞ OLMASIDIR...
Ahmet AVCI

Emekli askerim, Albay rütbesi ile emekli olduktan sonra; Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümünde Okutmanlık yaptım. BİLGİ, GÖRGÜ VE ÖNGÖRÜLERİMİ; BU BLOGDA OKUYUCULARLA PAYLAŞMAK İSTİYORUM. ÖNERİ,UYARI VE YORUMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR. ATATÜRK'ÜN İZİNDE YÜRÜYECEĞİMİ VURGULAYARAK, "BİLGİ SAHİBİ OLUNMADAN FİKİR SAHİBİ OLUNMAYACAĞINI" HATIRLATMAK İSTİYORUM.
30 Mayıs 2013 Perşembe
29 Mayıs 2013 Çarşamba
187- HUDUT NAMUSTUR!
HUDUT NAMUSTUR…
Antakya- Altınözü- Asi Nehri boyunda ben de Sınır
Komutanı olarak görev yaptım…
Bizim Dönemimizde; Sınır görevi çok ağırdı...
Ve olanaklar da çok sınırlıydı...
Ama "HUDUT NAMUSTU".
"HUDU"DU KORUYAMAMANIN MAZERETİ
OLAMAZDI...
Askerlerimiz insanüstü çabayla bu görevi yerine
getirirlerdi...
Çok basit bir örnek vereceğim:
Mehmetçik; akşam yemeğini; güneş batmadan yer ve
nöbet ya da devriye bölgesindeki görevini hava kararmadan alırdı...
Bu görev sabah ortalık aydınlanıncaya kadar
sürerdi...
Sabah ortalık aydınlanınca; bölgesinde iz kontrolü
yapardı...
İz ve VUKUAT yoksa, gece de herhangi bir başka
olay olmamışsa, karakoluna dönerdi.
Yemeğini yer ve istirahata çekilirdi...
Gündüz başka bir görev çıkmazsa akşam bu görev
tekrarlanırdı...
Tatil yok.
Bayram yok...
Yağış yok...
Sıcak soğuk yok...
İzin de yok...
Tatil de yok, bayram da yok…
Hasta olmak da yok…
Vatan var...
O DA NAMUS...
Bir de KAÇAKÇI KURŞUNLARI...
SURİYE ASKERLERİNİN KURŞUNLARI...
Hudut görevini; Emekli Jandarma Albay OSMAN
TÜRKOĞUZ, Kızıltepe Jandarma Sınır Alay komutanı iken; 'SINIRLARDA MEHMEDİM'
şiiri ile çok güzel anlatmıştı...
Tüm MEHMETÇİKLERİMİZİ gönülden selamlıyorum…
Komutanım Osman TÜRKOĞUZ’UN hoşgörüsüne sığınarak
Ve ANTAKYA- ALTIÖZÜ- ASİ NEHRİ BOYUNDAKİ görüntü üzerine yüreğim sızlayarak, bu
şiiri paylaşıyorum…
29 MAYIS 2013
Ahmet AVCI
Not: Yukarıda sözünü ettiğim çalışma temposuna
rütbeliler de uyardı...
OSMAN TÜRKOĞUZ
SINIRLARDA MEHMEDİM
YÜREĞİNİ YASTIK YAPMIŞ TA ARKASINA;
GÖZLERİ ELLERİNDE DÜRBÜN.
YAĞMURLA, RÜZGÂRLA, KARLA BERABER,
GECELERİN ARKASINDA,
MEVZİDEDİR MEHMEDİM.
KAÇAKÇI KURŞUNLARI GELİR ZİYARETİNE,
KATIK YAPAR DA KURU EKMEĞİNE,
ULUSUNUN TÜM SEVGİSİNİ KATAR.
GECELER BOYU SINIRDADIR MEHMEDİM;
AYLA BERABER,
GÜNEŞLE YATAĞINA YATAR.
SİLAH SESLERİ BÖLER GECEYİ,
BAZAN ÜÇE, BAZAN DA DÖRDE.
KIRK MİLYON OLUR DA MEHMEDİM,
ÖYLE VURULUR, ÖYLE ÖLÜR,
ÖYLE DÜŞER, DÜŞERSE DERDE.
NE BİR ANA BULUNUR,
NE DE BİR BACI YANINDA.
KIRK MİLYON TÜRK UYUR GECELERİ,
MIŞIL, MIŞIL,
UYKUSUZ MEHMEDİMİN ARDINDA.
VURULUR MEHMEDİM,
KIŞ ORTASINDA, YAZ BAŞINDA.
VURULUR MEHMEDİM,
YILDIZLARIN VE AYIN TANIKLIĞINDA;
GECELER AYDINLANIR KANINDA;
TOPRAK VATAN OLUR CANINDA
BİR SİGARA GİBİ TÜTTÜRÜR,
UZUN KIŞ GECELERİNİ.
YALNIZLIK TA ÇEKİLİR Mİ HİÇ,
KAR OLMASA, YAĞMUR OLMASA,
KAÇAKÇI KURŞUNLARI DA OLMASA.
TESBİH YAPAR DA MEHMEDİM,
SABIR, SABIR ÇEKER,
YA TESKEREYİ YA DA ÖLÜMÜ.
VURULUR ÖLÜR MEHMEDİM,
BAZAN GECENİN ORTASINDA,
BİLİR AMA MEHMEDİM BİLİR,
KIRK MİLYON TÜRK UYUR GECELERİ,
MIŞIL, MIŞIL,
YARALI MEHMEDİMİN ARKASINDA.
SU UYUR, TAŞ UYUR, DÜŞMAN UYUR DA,
UYMAZ SINIRDA BENİM MEHMEDİM.
VURULUR, ÖLÜR DE BENİM MEHMEDİM;
AK GÜVERCİNLER GİBİ RUHUNU;
SELAM, SELAM, SELAM DİYE,
ULUSUNA GÖNDERİR.
(Kızıltepe; 1977)
Çeşmealtı,19 Mayıs 2009
27 Mayıs 2013 Pazartesi
186- CUMHURİYET SAVCISI- CUMHURİYET'İN SAVCISI
CUMHURİYET
SAVCISI
CUMHURİYET’İN SAVCISI…
Ülkemizde çeşitli meslek ve makamlar var…
Vali, Kaymakam, Müdür, Şef…
Hatta Başbakan, Bakan gibi…
Geçenlerde bilge bir dostuma rastladım…
Konuştuk şuradan, buradan…
Konu döndü dolaştı; ülkemizde yaşanan sıkıntılara geldi.
Açılım sürecinden girdik, hukuksuzluklardan yürüdük, Rejimin uğrayacağı tehlikelere, yeni Anayasa’ya, oradan, Ülkenin bölünmesine ve Milletin parçalanmasına kadar geldik…
Bize göre yanlışlıklar çoktu…
Peki, bu yanlışlara kim dur diyecekti?
Yetki kimin idi?
Milletin desek; daha seçime çok var…
Rejimin kendisini koruyacak mekanizmaları olmalı değil mi ya!
Görevi Cumhuriyet Savcısına yıktık…
Dostum bir ara durdu bana döndü;
-‘Neden Savcıya, ‘CUMHURİYET SAVCISI’ denilmiş?’ dedi…
Elbette bir şeyler söyleyebilirdim, ama dostumdan dinlemek istedim…
(Bana göre; ‘Savcılık makamının başına CUMHURİYET sözünün eklenmesi anlamlı idi…
Bu savcıya görev ve imtiyaz vermekti…)
Dostum devamla Atatürk’ten bir anı aktardı:
“Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından 'Hukuk Reformu yapmakla' görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için 'Cumhuriyet Savcısı' unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda 'Hukuk Reformu' için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:
'Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt'a 'Ne diyorsun?' diye sorar.
Bozkurt'un cevabı çok net olur:
'ÇÜNKÜ ÖYLE ZAMAN OLUR Kİ, CUMHURİYETİ KORUMAK İÇİN BAŞBAKANDAN, BAKANDAN, MÜSTEŞARDAN, VALİDEN, BÜYÜKELÇİDEN BİLE HESAP SORMAK GEREKEBİLİR. İŞTE O HESABI SORACAK OLAN CUMHURİYET SAVCISI'DIR.'
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. 'Devam et Bozkurt' der.”
Dostum, anıyı bitirdikten sonra; bana döndü ve
-‘Ne dersiniz; Eski Adalet Bakanı Bozkurt’un gerekçesine uygun olarak, CUMHURİYET SAVCILARIMIZ, ‘CUMHURİYET SAVCISI’ ADININ HAKKINI VERİYOR VE GÖREVLERİNİ YAPIYRLAR MI?’ dedi…
Ben de;
-“Görünen o ki henüz göreve başlamadılar, belki de onların tehlike algısı değişmiş’ dedim…
Dostlarım, ben de şimdi size soruyorum; Cumhuriyet Savcılarımız, TEHLİKENİN FARKINDA MI?
Saygılarımla…
Ahmet AVCI
26 MAYIS 2013
CUMHURİYET’İN SAVCISI…
Ülkemizde çeşitli meslek ve makamlar var…
Vali, Kaymakam, Müdür, Şef…
Hatta Başbakan, Bakan gibi…
Geçenlerde bilge bir dostuma rastladım…
Konuştuk şuradan, buradan…
Konu döndü dolaştı; ülkemizde yaşanan sıkıntılara geldi.
Açılım sürecinden girdik, hukuksuzluklardan yürüdük, Rejimin uğrayacağı tehlikelere, yeni Anayasa’ya, oradan, Ülkenin bölünmesine ve Milletin parçalanmasına kadar geldik…
Bize göre yanlışlıklar çoktu…
Peki, bu yanlışlara kim dur diyecekti?
Yetki kimin idi?
Milletin desek; daha seçime çok var…
Rejimin kendisini koruyacak mekanizmaları olmalı değil mi ya!
Görevi Cumhuriyet Savcısına yıktık…
Dostum bir ara durdu bana döndü;
-‘Neden Savcıya, ‘CUMHURİYET SAVCISI’ denilmiş?’ dedi…
Elbette bir şeyler söyleyebilirdim, ama dostumdan dinlemek istedim…
(Bana göre; ‘Savcılık makamının başına CUMHURİYET sözünün eklenmesi anlamlı idi…
Bu savcıya görev ve imtiyaz vermekti…)
Dostum devamla Atatürk’ten bir anı aktardı:
“Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından 'Hukuk Reformu yapmakla' görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için 'Cumhuriyet Savcısı' unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda 'Hukuk Reformu' için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:
'Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da,
Neden Cumhuriyet Savcısı?
Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt'a 'Ne diyorsun?' diye sorar.
Bozkurt'un cevabı çok net olur:
'ÇÜNKÜ ÖYLE ZAMAN OLUR Kİ, CUMHURİYETİ KORUMAK İÇİN BAŞBAKANDAN, BAKANDAN, MÜSTEŞARDAN, VALİDEN, BÜYÜKELÇİDEN BİLE HESAP SORMAK GEREKEBİLİR. İŞTE O HESABI SORACAK OLAN CUMHURİYET SAVCISI'DIR.'
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. 'Devam et Bozkurt' der.”
Dostum, anıyı bitirdikten sonra; bana döndü ve
-‘Ne dersiniz; Eski Adalet Bakanı Bozkurt’un gerekçesine uygun olarak, CUMHURİYET SAVCILARIMIZ, ‘CUMHURİYET SAVCISI’ ADININ HAKKINI VERİYOR VE GÖREVLERİNİ YAPIYRLAR MI?’ dedi…
Ben de;
-“Görünen o ki henüz göreve başlamadılar, belki de onların tehlike algısı değişmiş’ dedim…
Dostlarım, ben de şimdi size soruyorum; Cumhuriyet Savcılarımız, TEHLİKENİN FARKINDA MI?
Saygılarımla…
Ahmet AVCI
26 MAYIS 2013
19 Mayıs 2013 Pazar
185- 19 MAYIS İZMİR HALK YÜRÜYÜŞÜ!
İZMİR’DE TAM BAĞIMSIZLIK HALK YÜRÜYÜŞÜ
19 MAYIS- ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI, RESMİ PROGRAM DIŞINDA; İZMİRLİLERİN, KONAK MEYDANINDA ELLERİNDE ÇİÇEK VE BAYRAKLARIYLA TOPLANARAK, CUMHURİYET MEYDANINA YÜRÜMESİYLE SÜRDÜ.
ETKİNLİKTE; “İZMİR HALKI CUMHURİYET’E SAHİP ÇIKIYOR” YAZILI TEK PANKART DIŞINDA; PANKART VE DÖVİZ TAŞINMADI…
Cumhuriyet MEYDANINDA; ANITA ÇELENK KONULDU…
SAYGI DURUŞU VE İSTİKLAL MARŞI SÖYLENDİ…
BASIN AÇIKLAMASINDAN SONRA ETKİNLİK TAMAMLANDI…
ETKİNLİKTEKİ COŞKU VE ÖZELLİKLE GENÇLERİN GÖSTERDİĞİ İZMİR’RE VE İZMİRLİYE YAKIŞTI…
DÖNÜŞTE BİR BÜYÜĞÜME RASTLADIM. “NASILSINIZ?” DEDİM…
“19 MAYIS ULUSAL GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZI BİZ TÜRKLER KUTLAMAKTAYIZ, KUTLAMAYANLARI DA, OY VERENLER DÜŞÜNSÜNLER!” DEDİ VE ÇEKTİ GİTTİ…
AHMET AVCI
18 Mayıs 2013 Cumartesi
184- "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM"- TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NİN PAROLASI!
“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM”
‘TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ’NİN
PAROLASI
1
AĞUSTOS 1914 ‘de başlayıp 11 Kasım 1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı; 26
devletin katıldığı 4 yıl üç ay on gün sürmüş ve beş kıtada etkili olmuştur.
Başlangıçta Avrupalı
devletlerin bir iç hesaplaşması olan bu savaş, sömürgelerin katkısı ile Afrika
ve Asya’ya yayılması ve Osmanlı Devleti’nin de savaşa katılması ile bir genel
(DÜNYA) savaş halini almıştır.
Osmanlı İmparatorluğu,
bu savaşı başlatmamış ama istemeyerek de olsa bu savaşa katılmıştır.
Bu Savaşta; Zavallı
Anadolu, beş cepheye, durup dinlenmeden kan can pompaladı. O kadar ki dört yıl
süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç
cepheye sürülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu,
17. yüzyıldan beri hızla gerileyerek sonunda YARI SÖMÜRGE olmuş, sembolik bir
İmparatorluğa dönüşmüştü. Bu Savaştan da iyice tükenmiş olarak çıkmıştır.
Pantürkizm, Hazar
Kıyılarında, Panislamizm de Arap çöllerinde ölmüş, elde yalnızca; BİTKİN VE
YORGUN ANADOLU KALMIŞTIR.
Türk Ulusu; Birinci
Dünya Savaşının sona ermesi ile Bağımsızlığını, Refahını, Ülkülerini ve
Ülkesini yitirmiş ve korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. (vatanlarca
toprağını, milyonlarca insanını yitirmiş, Öz Vatanında vatansız kalmıştı.)
Osmanlı Devletine ve
Türklere karşı, Ortaçağın Haçlı anlayışıyla Yeni Çağın ürünü Emperyalizmi
kaynaştıran acımasız bir politika uygulanmıştır.
Birinci Dünya Savaşından
yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca; çok
geçmeden, İtilaf Devletlerinin, hatta Yunanistan ve Ermenilerin İşgaline
uğramıştır.
İşgaller karşısında,
Osmanlı devleti çaresiz ve tepkisizdir…
Padişah; 8 Kasım 1918’de
Rauf Beye şöyle diyordu; “Ortada bir Millet var; KOYUN sürüsü, İdaresi için de
bir çoban gerekli, o da BENİM.” Böyle düşünen bir Padişahın; tek emeli,
”İNGİLİZLERİN DESTEĞİNİ ALMAKTI.”
Damat Ferit, Amiral
Calthorpea şöyle demiştir: “Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra
İngiltere’dir.”
Vahdettin, 30 Mart
1919’da Damat Ferit aracılığıyla kendi el yazısı ile yazdığı bir tasarıyı
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a ulaştırmıştır. Özeti
şudur: “Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 yıl süre ile İngiliz Sömürgesi
olması”
OSMANLI HÜKÜMDARININ
KURTULUŞ REÇETESİ BUDUR.
Padişah Vahdettin
İngiliz sömürgesi olabilmek ümidi ile her yola başvurur. Aklına onurlu, başı
dik, bağımsız bir Türkiye gelmez.
Halkın bir bölümü
tepkisiz, bir bölümü işbirliği içinde bir bölümü de işgale karşı koymanın
yollarını aramaktadır…
Mustafa Kemal ise; çok
önceden Osmanlı Devletinin yaşama gücünü yitirdiğini anlamıştır. O’nun adı
önceleri yalnızca Ordu çevrelerinde bilinirken, Birinci Dünya Savaşı’nda üst
üste gösterdiği başarılarla tüm ulusta ve dünyadaki asker çevrelerinde
tanınmıştı.
Çanakkale Boğazını
dolayısı ile İstanbul'u kurtaran, Rusları Bitlis önünde durduran, Suriye’de
İngilizlere zor anlar yaşatan ve onları bugünkü sınırlarda durdurmayı başaran,
bu büyük Asker, ”TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NIN VE DEVRİMİN ÖNDERİ OLMA
YOLUNDA” bilinçli bir hazırlığın içerisinde idi.
Ülkedeki tüm olanaksızlıkların
yanı sıra, yurdun bütünüyle kurtulabileceğine inanan da yoktu.
Tam bağımsız Yeni Türk
Devletinin ancak topyekûn bir savaşla kurulabileceğine inanan tek kişi Mustafa
Kemal idi. O’nun dışında kurtuluş arayanlar, ”İTİLAF DEVLETLERİNE KARŞI DÜŞMANLIK
ETMEDEN VE PADİŞAH-HALİFEYE CANLA BAŞLA BAĞLI KALMAK ANLAYIŞI İLE“ kurtuluş
arıyorlardı.
Oysa kurtuluşun
başarılabilmesi için bu iki gücün de yenilmesi zorunlu idi.
İtilaf devletlerinin alt
edilmesi ile “MİLLİ BAĞIMSIZLIK” Padişah-Halifenin yenilmesiyle de “MİLLİ
EGEMENLİK” kazanılacaktı.
Milli Mücadeleyi
başlatmak için; Ulusu bu inanç etrafında toplamak ve yeni bir savaşa girişmek
gerekiyordu. Milli Birlik ve bütünlüğü sağlamak gerekiyordu.
Ülkedeki ve Toplumdaki
felaketi görenler; topyekûn bir savaşı düşünemedikleri için, ÜÇ TÜRLÜ kurtuluş
düşüncesi ortaya çıkmıştı.
Kurtuluş düşüncelerini;
Mustafa Kemal, Nutuk’ta; şöyle açıklıyordu:
“Birincisi:
İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek.
İkincisi: Amerika’nın
güdümünü istemek.
Bu iki karara varanlar,
Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı Ülkesinin
ayrı ayrı devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bir bütün olarak,
tek bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncüsü: Bölgesel
kurtuluş arayışlarıdır. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı
Devletinden koparılacağı görüşüne karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor.
Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı
ülkesinin paylaşılacağına olupbitti gözüyle bakarak, kendi başlarını kurtarmaya
çalışıyorlar.”
Tüm bu karar ve kurtuluş
çarelerini yerinde bulmayan M. Kemal Paşa, Kendi kararını şöyle açıklıyordu:
“…Bu kararların
dayandığı kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz
o günlerde, Osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı
ülkesi bütünüyle parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı Ata yurdu
kalmıştı. Son olarak bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı.
Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, Hükümet, bunların hepsi
bir takım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin
dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu.
O halde sağlam ve gerçek
karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum
karşısında bir tek karar vardı. O da ULUS EGEMENLİĞİNE DAYANAN, KAYITSIZ
ŞARTSIZ, BAĞIMSIZ yeni bir Türk devleti kurmak.
Bu kararın dayandığı en
sağlam düşünüş ve mantık şu idi:
Temel ilke, Türk
Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da ancak TAM
BAĞIMSIZ olmakla sağlanabilir.
Ne denli zengin ve
müreffeh (gönençli) olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar
insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendisini kurtaramaz.
Yabancı bir devletin
koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve
beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık
duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri
hiç düşünülemez.
Oysa Türk’ün onuru ve
yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak olmaktansa yok olsun
daha iyidir.
Öyleyse; “YA İSTİKLAL YA
ÖLÜM.”
İşte gerçek kurtuluşu
isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın
uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim.
Ne olacaktı?
Tutsaklık.
Peki, efendim, öteki
kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
Şu ayırımla ki,
bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan
her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette, tutsaklık zincirini
kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusa oranla, dost ve düşman
gözündeki yeri (çok) başka olur.”
Mustafa Kemal PAŞA’NIN;
“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” parolasıyla başlattığı MİLLİ MÜCADELE, Türk Mucizesi
denecek bir başarıyla sonuçlanmıştır…
İşgalciler, kovulmuş, saltanat
kaldırılmış, padişah yurttan kaçmıştır.
Lozan barış Antlaşması
imzalanarak yeni Türk Devleti’nin BAĞIMSIZLIĞI tüm dünyaya kabul ettirilmiştir.
Cumhuriyet ilan edilmiştir…
Hilafet kaldırılmıştır.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
DEVLETİ, TAM BAĞIMSIZ OLARAK ÇAĞDAŞ DÜNYADAKİ YERİNİ ALMIŞTIR…
Mustafa Kemal ATATÜRK ve
ortaya Koyduğu DEVRİM’İN Türk Milletine kazandırdıklarının bugün; ne kadarına
sahip olduğumuzu takdirlerinize sunuyorum…
Hani;
Esaretten
kurtulmuştuk, Tam Bağımsızdık.
Tüm
komşularımızla dosttuk.
İmtiyazsız,
sınıfsız bir kitle idik.
Kadınımız
cariyelikten, erkeğimiz kölelikten kurtulmuştu.
Kadınımız ve
erkeğimiz; eşit haklara sahip yurttaşlardı.
Fikirler,
cebir ve şiddetle, top ve tüfekle öldürülemezdi.
Türkiye
Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamazdı.
Kimse,
kimsenin dinine- imanına karışamayacaktı.
Eğitim; milli,
bilimsel, uygulamalı, karma ve laik olacaktı.
Milletimizin
efendisi, gerçek üretici olan KÖYLÜ olacaktı.
Basın hürdü.
Hukuk; üstündü. Yargı adil, bağımsız ve
tarafsızdı.
Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik temel
ilkelerimizdi.
Yurtta barış
Dünya’da barış temel ülkümüzdü…
Atatürkçülük;
rehberimizdi.
Çağdaş
Dünya’da, kendi kimliğimizi koruyarak ve diğer uluslarla eşit biçimde yerimizi
alacaktık.
Neredeyiz
şimdi…
Tüm kazanımlarımızı
birer birer yitirdiğimiz yetmezmiş gibi: Türklük, Atatürk ve Devrimi yok
sayılmakta, Cumhuriyetin tüm değerleri yok edilmeye çalışılmakta, kurum ve
kuruluşları elden çıkartılmakta, Bayrağımız bile işlevsiz kılınmaktadır…
Ulusal bayramlarımıza, kısıtlama ve hatta yasaklama getirilen bu
dönemde; ”19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nın kutlanmasından
engellenmesini üzüntüyle karşıladığımı vurguluyorum…
94 yıl önce Milli Mücadeleyi başlatarak, Ulusal Egemenliği, Ulusal Bağımsızlığı, Ulusal Dili, Ulusal
Dayanışmayı, Ulusal Birlik ve Beraberliği, Ulusal Onuru, Ulusal Ekonomiyi,
Ulusal Eğitim-Öğretimi ve Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni bize
kazandıranları, bu toprakları VATAN yapanları ve TÜRK MİLLETİNİ yaratanları; rahmet ve minnetle
selamlıyorum...
Ahmet AVCI
19 MAYIS 2013
17 Mayıs 2013 Cuma
183- BAŞIN SAĞOLSUN HATAY!
BAŞIN SAĞ OLSUN HATAY!
Yıllar Önce ben de Hatay'da görev yaptım...
Hatay'ı da Hataylıyı da çok sevdim...
Çok iyi dostlarım da oldu...
Anılarım da çok...
Ama hep şunu gözlemledim: Hataylı buruktu...
Yıllar Önce ben de Hatay'da görev yaptım...
Hatay'ı da Hataylıyı da çok sevdim...
Çok iyi dostlarım da oldu...
Anılarım da çok...
Ama hep şunu gözlemledim: Hataylı buruktu...
İhmal edildiği, ülkede ve devlette hak ettiği yeri bulamadığı inancındaydı...
MARAŞ'A KAHRAMAN, URFA'YA ŞANLI UNVANI VERİLİRKEN, HATAYLI DA BEKLEMİŞTİ...
UNUTULDUĞUNU DÜŞÜNMÜŞTÜ...
HATTA; "BİZE DE YETİM HATAY DESELERDİ", SERZENİŞLERİNİ DUYMUŞTUM...
HATAY VE HATAYLI'NIN ACISINI YÜREKTEN PAYLAŞIYORUM...
Ahmet AVCI
MARAŞ'A KAHRAMAN, URFA'YA ŞANLI UNVANI VERİLİRKEN, HATAYLI DA BEKLEMİŞTİ...
UNUTULDUĞUNU DÜŞÜNMÜŞTÜ...
HATTA; "BİZE DE YETİM HATAY DESELERDİ", SERZENİŞLERİNİ DUYMUŞTUM...
HATAY VE HATAYLI'NIN ACISINI YÜREKTEN PAYLAŞIYORUM...
Ahmet AVCI
15 Mayıs 2013 Çarşamba
182- ŞEHİT GAZETECİ HASAN TAHSİN ANILDI!
ŞEHİT GAZETECİ HASAN TAHSİN ANILDI
Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine; 94 yıl önce düşmana ilk
kurşunu sıkan ve olay yerinde de şehit edilen Gazeteci Hasan Tahsin, Konak’taki
anıtı başında anıldı.
Milli Mücadele'nin simge isimleri
arasında yer alan Hasan Tahsin’i anma töreninde Vali Yardımcısı İbrahim Ballı,
CHP İzmir Milletvekili Alaattin Yüksel, İESOB Başkanı Zekeriya Mutlu, ilçe Belediye
Başkanları, Belediye Meclis Üyeleri, ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği)
temsilcileri, Türkiye Gazeteciler Sendikası üyeleri, siyasi parti temsilcileri,
Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Ortaokulu öğrencileri, sivil toplum örgütleri,
Vardiya Bizde Platformu üyeleri ve dernek temsilcileri ile duyarlı İzmirliler ŞEHİT
GAZETECİ HASAN TAHSİN ORTAOKULU’UNDAN BİR GRUP ÖĞRENCİ katıldı.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkan Yardımcısı Misket Dikmen, yaptığı konuşmada;
“Sıkılan o ilk kurşun, Türk ulusunun özgürlük simgelerinden
birisidir. Hasan Tahsin sadece gazetecilerin değil, İzmir’in, İzmirlilerin de
onurudur. Aynı inanca sahip birçok gazetecimiz basın özgürlüğüne sıkılan
kurşunların hedefi olmuştur. Basın, düşünce ve anlatım özgürlüğüne, toplumun
bilgi alma edinme, haber alma hakkına inancın bedelini nice yürekli gazeteci
yaşamları ile ödemiştir. Gazetecilere yönelik baskılar, tehditler özgürlük
ateşini söndüremez. O ateş için verilen mücadelede de, cesur gazeteciler bir
adım bile geri adım atmaz.” dedi…
Tören katılımcıların Tahsin’in anıtına çelenk ve çiçek bırakması ile son buldu.
Törene; Belediye Başkanı ve Vali’nin katılmayışı ve Askeri Temsilcinin bulunmayışı, tepkiye neden oldu.
Katılımın
azlığı da İzmirlilere yakışmamıştı.
Latife
Hanım Grubunun KIRMIZI renkli ve BEYAZ TC YAZILI şemsiyeleri ile anıt önünde; “MUSTAFA
KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” diye slogan atmaları alandakilerin takdirini topladı…
14 Mayıs 2013 Salı
181- PKK'LI TERÖRİSTLER, ÜLKEMİZ DIŞINA ÇIKTI MI, ÇIKMADI MI'
PKK’LI TERÖRİSTLER, ÜLKEMİZ
DIŞINA ÇIKTI MI ÇIKMADI MI?
Genelkurmay 8 Mayıs öncesinde PKK çekilmeye başlarken şu
açıklamayı yapmıştı:
“İstihbarat ve gözetleme görevimiz devam etmektedir.”
“İstihbarat ve gözetleme görevimiz devam etmektedir.”
ÖNCEKİ GÜN DE; Genelkurmay’ın şu açıklaması gazetelerde YER ALDI…
“TSK’nin elinde teröristlerin sınır
ötesine çekilmesine ait herhangi bir görüntü ve bilgi yoktur.”
Açıklamadan ne anlamalıyız?
Açıklamadan ne anlamalıyız?
1.
Teröristler sınır ötesine çekilmemektedir. Çekilse görürdük…
ya da
ya da
2.
Teröristlerin sınır
ötesine çekilmesini görmezden geliyoruz…
İki olasılık da korkunç…
Devlet mi tükendi, Silahlı Kuvvetler mi?
Bir de BDP’lilerin açıklamaları ve PKK’LILARIN çekilme
görüntüleri var…
BDP, diyor ki:”BU ÜLKE BİZİM, HİÇ BİR YERE GİTMEYİZ.” Doğru da
söylüyor…
BDP, öte yandan da GÖZLEM HEYETLERİNİ dağlara gönderiyor…
PKK da sınır ötesi KANDİL’DE törenlerle karşılanıyor…
Bizim sınır ötesine çekilmiş basın da gururla yayımlıyor…
http://gundem.milliyet.com.tr/cekilen-ilk-pkk-lilar-kuzey-irak-ta/gundem/detay/1708646/default.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Blog Arşivi
-
▼
2013
(96)
-
▼
Mayıs
(13)
- 188-SURİYE İLE SAVAŞA HAYIR-2
- 187- HUDUT NAMUSTUR!
- 186- CUMHURİYET SAVCISI- CUMHURİYET'İN SAVCISI
- 185- 19 MAYIS İZMİR HALK YÜRÜYÜŞÜ!
- 184- "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM"- TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'...
- 183- BAŞIN SAĞOLSUN HATAY!
- 182- ŞEHİT GAZETECİ HASAN TAHSİN ANILDI!
- 181- PKK'LI TERÖRİSTLER, ÜLKEMİZ DIŞINA ÇIKTI MI, ...
- 180- İZMİR'İN İŞGALİ UYUYAN DEVİ UYANDIRDI!
- 179- YUGOSLAVYA NEDEN PARÇALANDI!
- 178- ERDOĞAN İSTİFA EDERİM DEMİŞ!
- 177- SURİYE İLE SAVAŞA HAYIR!
- 176- 1 MAYIS İŞÇİ EMEKÇİLER BAYRAMI KUTLANDI MI!
-
▼
Mayıs
(13)